Ben her şeyden önce sükûnet ve dinginliğin, gönlümün damağına konduracağı o engin münevver tadı istiyorum! İçimde bir Leyla Mecnun koşuşturması yok. Öyle sanıyordum, var zannediyordum. Ama... Dünya gailesi, nasıl böyle mahrum bıraktı ki? İçimde Züleyha'nın âhu enine mahbus bir Yusuf da bırakmamıştım. Ellerim, ayaklarım prangalıydı. Ancak yüreğim, zindan duvarlarından daha münferid, daha da kasvetliydi. Kilitlenmiştim. Kör bir noktaya! Avazım çıkana dek bağırmak, köklerimi ta dibinden koparmak geliyordu içimden. Fevkalade muhteşem sesler varmış bir yerlerde. Çok uzaklarda, ama nedense çok da yakında olduğunu düşünüyor, kendime seslerden kaleler çiziyordum. Aslında onlardan önce kendimi... Çehrelerin arkasında bazen feryat, bazen şarap varmış, hahh bir de süt... Neden sonra yoğun, kesif bulutlar hep göklerde değil de gözlerimde birikiyor ki? Neden her şey gri bir tonda, tuzlu ve acı? Hani, taaşşuk eden bulutlardan dökülen rengin yağmurlar? Nerede şebnemin dallarına tutunan hayat ağac...
Siz bizi bir görseydiniz rahmet tepelerinde, aşk kadehlerini elsiz parmaksız nasıl sunduğumuzu.. M.İbni Arabi