İndi yağmurlar kemiklerine, hüznümün.
Çehresi soluk, kansere yakalanmış çiçeklerim.
Ümidin ortadan ikiye yarılışı, yer ve gök gibi.
Bileklerimden tut ve ellerimi okşa, sevgili.
Yeter, ahzanın defterleri tarumar edişi.
Kaybettiğin sevgi dolu yürekleri kabristanda.
İnanmam artık, şuh atların dolu dizgin koştuğuna.
Fırtınalar yön değiştirdi; yetiş, sevgili.
Gidişin, sana elemli bir nedamet yaşattıysa,
Duy sesimi; inleyiş içindedir çiçeklerim.
Fezaya anlatsam zulümlerini
Göğsümde bir bölge çürümek üzeredir; yetiş.
Pek sürmez, dedi saadeti aşk ikliminin.
Biliyorum, hayat sade ve tekdüze değil.
Soğuk ve ıssız bir gecede
Isınmak için sana geldim; inan, yalan değil.
Böldü uykularımı, bulutların huzursuzluğu.
Dün, bugünden o kadar uzak ki; ne dehşet!
Çünkü hayalinin dumanıyla sersem gibiyim.
Hayalinle yaşamak ne mümkün; suretini bahşet.
İlkbahardı; buselik yanaklarınla gülüyordun.
Aşka öyle benziyordun ki, bütün duygular eriyordu.
Beni aşıklıkta yenebilecek hangi güç var?
Söyle: kervan mı, Züleyha mı, yoksa Yakup mu?
Bilmen gerek, gün geçtikçe sana benziyorum.
Göğsümde büyüyen tohuma sen su verdin.
Nasıl da yıktın firavunun tahtını, bak, Musalar neşet etti.
Çiçeklerime neşeyi sen verdin; ben ise hüznü akıttım; yetiş.
Billur dudağın kadehe yaslanırsa, şevk doğar.
Kalkar kesif perdeler; yakınlaşma başlar.
Sen ki Süleyman'ın tacında bir zümrütsün.
Nâdânın mülkü dünya; benim mülküm sensin.
(Nâdân: Aşkın derinliğini kavrayamayan)
dildâde
Muş,6 Mart 2026
03.00
Yorumlar
Yorum Gönder